Kendine dönmenin hareket hâli: NOURAH ve Ruhani BellyDance  profile

Kendine dönmenin hareket hâli: NOURAH ve Ruhani BellyDance 

Belki bazı şanslı okurlar onu 2000’lerin ortalarında Baba Zula ile sahnede izlemiş olabilir. Türkiye’ye yaptığı seyahatler sonrasında dansözlük müessesini Japonya’ya taşıyan, bununla yetinmeyip onu hem başka disiplinlerle harmanlayan hem de ona kendi ruhani boyutunu kazandıran bir isim Nourah. Tokyo’da açtığı Ruhani BellyDance isimli okuluyla yüzlerce öğrenci yetiştiren, deneysel işlerden popüler isimlerle yaptığı çalışmalara sayısız projede karşımıza çıkan Nourah, Tokyo’nun önde gelen “yaratıcı” dans ustalarından biri.  


Ne izlesek? 

Nourah’nın bedensel dışa vurumunu en iyi deneyimleyebileceğiniz yer elbette onu canlı izleyebileceğiniz sahneler olacaktır. Bunun için de Tokyo’da olup, genelde de sürpriz bir şekilde çıktığı performanslara denk gelmek gerekir. Yine de Nourah’yı izleyip ilham alabileceğiniz iki video önerimiz var:

Biri Baba Zula ile 2006 yılında çıktığı Danimarka turnesinin belgeseli; diğeri ise İstanbullu müzisyen TSU!’nun My Home Is Where My Heart Beats şarkısı için Harajuku sokaklarında ve Meiji Parkı’nda yaptığı doğaçlama dans performansı videosu. 


“Beyinlerini kullanarak yaşamak zorunda olan kadınların zihinlerini ve bedenlerini açmak, güzelliklerinin farkına varmak ve öz benliklerine dönmek için Ruhani BellyDance Arts’a ihtiyaç duyabileceğine inanıyorum.”

Ruhani BellyDance okulunun arkasındaki hikâyeyi bizimle paylaşır mısın? Tokyo’da böyle bir okul kurma fikri nasıl doğdu?

Üniversite yıllarımdan beri oryantal danstan haberdardım. Hatta bir göbek dansı sunumuna katılmıştım ama o zamanlar bu dansı yalnızca bir halk dansı olarak görüyordum. Müziği çok seviyordum. Her gün müzik dinlerken hissettiğim duyguyu ifade etmek istiyordum. Bir gün bir müzik etkinliğinde bir oryantali dans ederken gördüm. Seksi bir danstı ama beni asıl etkileyen, yaşam veren bir duyusallık taşımasıydı. 

Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Zayıf, dengesiz ve gelecekte ne yapmak istediğimi bilmez bir hâldeydim. Ne yazık ki çevremdeki bazı arkadaşlarım intihar ediyordu ve bu beni çok üzüyordu. Açıkçası ben de aynı yolu seçmekten korkuyordum. Bu yüzden beni çok güçlü şekilde kendine çeken oryantal dansa başlamaya karar verdim. Kadın olmaktan gurur duymaya dans ettikçe başladım. Dans bedenimi uyandırdı ve bu da zihnimi daha olumlu ve güçlü kıldı. 

Yani çıkış noktam, müziğin seni taşıyabileceği dünyayı ve heyecanı paylaşmak ve oryantal dansın insanlara güç kazandırma potansiyelini aktarmaktı. Bu istek hâlâ tüm faaliyetlerimin temelinde yer alıyor. 

Kendine özgü stilin nasıl ortaya çıktı?

Oryantal dansta pek çok farklı stil var. Örneğin Mısır ve Türkiye gibi Orta Doğu ülkelerinin özgün stilleri var. Ayrıca göçmenler aracılığıyla Amerika’ya taşınıp Çiçek Çocuklar hareketi ve kadın özgürlük hareketinden etkilenerek gelişmiş Amerikan kabare ve füzyon gibi stiller de mevcut. 

Oryantal, tarihi boyunca kadınlar tarafından işlenmiş bir dans. Bedenin izole parçalarla hareket ettirilmesini temel alması ve yaşam enerjisini simgeleyen yılanın enerjisini somutlaştırarak dans edilmesi gibi özelliklerini koruyarak, zamanın akımlarından ve bölgesel danslardan etkilenerek sürekli değişime uğramış. Aslında oryantal dansın tarihi bir anlamda füzyonun da tarihi. 

Benim de ilgilendiğim stilleri zaman içinde harmanlamam, “Nourah’nın dansı” hâline geldi. Etkilendiğim stiller arasında Mısır ve Türk oryantal dansı, Amerikan kabare, füzyon stilleri, Sufi sema dansı, flamenko, Türkiye, Hindistan ve diğer bölgelerden gelen Roman dansları, geleneksel Hint dansı, Bollywood dansı, bale ve Japon Bon Odori yer alıyor. 

Ruhani BellyDance Arts’a gelen öğrencilerin temel motivasyonu ne oluyor?

Zihin ve beden sağlığı için geliyorlar. Doğal şekilde dans edebilmek için. Kadın olduklarını yeniden hatırlamak için. Kendilerine, öz benliklerine dönmek için bir açılım olarak görüyorlar bu alanı. 

Tokyo’da bu dansa olan ilginin arttığını gözlemliyor musun?

Tokyo’da uzun zamandır koreografi odaklı danslar oldukça popüler, hâlâ da birçok kişi için öyle. Koreografi, Japonların genellikle endişeli ve çekingen doğasına uygun geliyor çünkü bir tür egzersiz gibi; tatmin hissi veriyor ve teknik anlamda da hata payı düşük. Bence en önemli sebep, çocukluğumuzdan beri (okulda bile) hep koreografiyle dans etmiş olmamız. Doğaçlama dans etmenin verdiği keyfi bilmiyor olabilirler. 

Ben oryantali koreografiyle hem dans ediyorum hem de öğretiyorum. Ama doğaçlamayı ve müziğe göre dans etmeyi daha çok önemsiyorum. Koreografiyle dans ettiğinde zihninle dans edersin ama doğaçlama yaptığında kalbinle dans edersin. Müziği hissederek dans eden insanlar, koreografiyle ifade edilemeyecek özgün bir güzellik sergiler. Ben de bu güzelliği ortaya çıkarmayı seviyorum. 

Seyirci önünde dans ederken koreografiyle dans etme ile o anki izleyicinin enerjisini hissederek doğaçlama yapma deneyimi arasında dağlar kadar fark var. Bu da izleyiciye bambaşka bir etki bırakıyor. Pek çok kişi de benim doğal dansımı sahnede görmenin ardından derslerime gelmeye başlıyor. 

Beyinlerini kullanarak yaşamak zorunda olan kadınların zihinlerini ve bedenlerini açmak, güzelliklerinin farkına varmak ve öz benliklerine dönmek için Ruhani BellyDance Arts’a ihtiyaç duyabileceğine inanıyorum. 

Türkiye’ye pek çok kez geldin ve BaBa ZuLa ile defalarca kez sahne aldın. Kültürel anlamda Türkiye’deki deneyimlerine dair neler söyleyebilirsin? Nelere yakın ya da uzak hissettin?

Bence Türkiye’de insanlar çok insancıl. Yapılan iyilikleri asla unutmazlar. Japonlar da benzer şekilde bu tür şeylere çok değer verirler; bu açıdan bir yakınlık hissediyorum. Ama Japonya’da “başkalarına rahatsızlık verme” kültürü çok güçlüdür. Bu da insanları yalnızlığa sürükleyebilir ve kültürel ya da ekonomik gelişimi engelleyebilir. 

Türkiye’deyse insanların “Rahatsızlık verilebilir, birbirimize yardım ederiz.” Dediğine tanıklık ettim. Bu çok temel bir fark bence. Örneğin Tokyo’da artık neredeyse hiç sokak kedisi ya da köpeği kalmadı çünkü dışarıda bırakılan hayvanların komşulara rahatsızlık verdiğine inanılıyor. Ama İstanbul sokaklarında yaşayan çok sayıda hayvan var. Yerel halkın onları veterinere götürmesi, beslemesi ve onlarla ilgilenmesi gerçekten güzel bir şey. 

BaBa ZuLa oryantal dansın gerçek değerini ve benim inandığım anlamını paylaşıyor ve sahnesinde dansçılara yer veriyor. Bu yüzden onlarla yaptığım her iş birliği benim için çok kıymetli. Müziklerinde de geleneksel halk ezgilerine dayanan özgür bir tarz icra ediyorlar. Bu da benim çok sevdiğim ve kendimi yakın hissettiğim bir şey. 

Türkiye ve Japonya dansları arasında yakınlıklar var mı? 

Bence pek yok, haha. Türkiye’de dansçılar daha enerjik şeyleri severler. Örneğin oryantal dansçılar hareketli darbuka sololarına bayılır. Ama birçok Japon, darbuka soloları yerine daha “sulu” taksimleri tercih edecektir. 

Ama Bon Odori için ortak bir nokta var diyebilirim. Halay gibi halka ve sıra dansları, Japon Bon Odori ile ortak bir yapıya sahip. Tabii bu durum yalnızca iki ülke arasında değil; dünya genelindeki halk danslarında da ortak olan bir özellik. 


“Edo döneminde özgür bir tarzda icra edilen Bon Odori, Meiji döneminde yasaklandı. Yeniden canlandırılabilmesi için şarkı sözleri daha kibar hâle getirildi ve danslar askeri düzen koreografiyle yapılmak zorunda kaldı.”

Japon halkı kendi geleneksel danslarına ne kadar bağlı? Halk ya da geleneksel dansları ne kadar biliniyor?

Japonya’da halk ve geleneksel danslara olan ilgi pek yüksek değil. Bunun nedeni Japonya’nın Edo döneminde (1603–1867) gelişen sahne sanatlarının, Meiji döneminde (1868–1912) Batı’ya yetişme çabasıyla, Batı’nın “zarafet” ölçüsüne göre kısıtlanmış olması.

Bon Odori için de aynı şey geçerli. Edo döneminde özgür bir tarzda icra edilen Bon Odori, Meiji döneminde yasaklandı. Yeniden canlandırılabilmesi için şarkı sözleri daha kibar hâle getirildi ve danslar askeri düzen koreografiyle yapılmak zorunda kaldı. 

Oysa Bon Odori aslında insanların özgürce dans edebileceği bir müzik festivali havasında olmalıydı. Bu tarz sınırlamalar getirildiği için artık insanların ilgisini çekmesi zorlaştı. Japonya, savaş sonrası dönemde Amerikan kültürü etkisi altına girdi. Bu yüzden halk müziği, geleneksel müzik ve danslara ilgi duyan kişi sayısı da azaldı.

Bon Odori ve bazı festivaller hâlâ bir miktar popülerliğe sahip ve katılım da oluyor ama eskisi kadar değil. Örneğin eskiden Tokyo’daki her mahalle kendi festivallerini kendi halkıyla tamamlayabiliyordu. Artık birçok mahallede yeterli sayıda insan yok. Bu nedenle de başka yerlerden insanlar gelip destek veriyor. Daha kırsal bölgelerde ise yeterli insan olmaması nedeniyle geleneksel dansların tamamen yok olma riski var. 

NOURAH’ya göre TOKYO’ya özgü bir koku 

Bu gerçekten ilginç bir soru. Daha önce hiç düşünmemiştim. Mevsimin kokusunu hep sevmişimdir ama Tokyo’nun kokusu… 

Kiraz çiçeklerinin tam açtığı dönem. Hafif sıcak ve yağmurlu bir günün ardından gelen beton ve araba egzozu kokusu, uzaktan Tokyo Körfezi’nden gelen nemli okyanus havası ve tüm bunlara karışan kiraz çiçeği kokusu… Bu karışım Tokyo’ya özgü geliyor bana. 


NOURAH’ya göre TOKYO ruhunu çok iyi yansıtan bir eser  

Wim Wenders’in Perfect Days filmi favorim. Baş karakter Bay Hirayama’nın işe gittiği yer olan Shibuya semtinde yaşıyorum. Burası tuvaletlerde ilginç tasarımların olduğu, gençlerin vakit geçirdiği ve pek çok eğlenceli şeyin yaşandığı bir bölge. 

Bay Hirayama’nın yaşadığı banliyö benzeri yerlerden birkaç tane var, dikkatli bakarsanız bulabiliyorsunuz. Örneğin yaşadığım apartman kompleksindeki yönetici tam anlamıyla Bay Hirayama gibi yaşıyor. Bu filmi çok seviyorum çünkü hem Tokyo banliyölerini hem de Shibuya enerjisini aynı anda gösteriyor. 


NOURAH’ya göre TOKYO’ya dair gizemini koruyan bir şey 

Stüdyomun da bulunduğu Harajuku çok ilginç bir yer çünkü Shibuya İstasyonu çevresi gibi planlanmış bir şehir parçası değil. Her mağaza kendi yaratmak istediği şeyi özgürce ortaya koyabiliyor. Popüler bir bölge olduğu için kiralar yüksek ve bu da dostça bir hayatta kalma rekabeti içinde yeni yerlerin doğup hızla yok olmasına neden oluyor. 
 
Bir de burada “Cat Street” adında ünlü bir moda caddesi var. Gündüz vakti bu caddede neredeyse hiçbir kedi göremiyorsunuz. Ama akşam 8’den sonra kediler ortalığa çıkıyor. Bu kedilerin nasıl hayatta kaldığını düşünmeden edemiyorum.