Çizgiler, boşluklar ve zıtlıkların şehri: JESSE FREEMAN profile

Çizgiler, boşluklar ve zıtlıkların şehri: JESSE FREEMAN

Jesse Freeman, ABD Baltimore’dan çıkıp hayatın tatlı bir cilvesiyle kendini 2006 yılında Tokyo’da bulan bir fotoğraf, ikebana ve patchwork sanatçısı. Yabancı bir sanatçı olarak tutunması pek de kolay bir şehir olmayan Tokyo’da, hem bu şehrin sanatına etkisini, hem de sanatının çevresine etkisini deneyimleyen; bu şehirde kendi yaşam ve üretim alanını yaratabilmiş biri. Jesse Freeman ile Tokyo sanat dünyasını ve Tokyo sokaklarını farklı bir bakış açısıyla okuyoruz.


“Japonya bana merak ettiklerimi keşfetmek için alan tanıdı. Bunun yanında karşılaştığınız insan çeşitliliği inanılmaz; hangi sanatla uğraşırsanız uğraşın, benzer bir duyarlılığa sahip insanlar bulabiliyorsunuz. Amerika’da bunu yakalamak çok zordu.” 

Fotoğrafçılığının alametifarikası siyah-beyazın ve şekillerin güzel kontrastı. Senin sanatını şekillendirmiş ilham kaynaklarından ve fikirlerden bahseder misin?

Teşekkür ederim! Bu sürekli gelişen bir süreç. 2006’da Japonya’ya taşındığımda her şey edebiyatla başladı ve ardından klasik sinemayla devam etti. Bu fikirleri 2010’da Ricoh GR1s makinemle fotoğrafa aktardım. Kompozisyonlarım için aynı yıl ikebana çalışmaya başladım. Bu tecrübe bana çizgi, boşluk ve form konusunda katı bir disiplin kazandırdı.

Ikebana ve patchwork’e seni çeken ne oldu? Bu yaratıcı alanlarda aradığını bilmediğin neler buldun?

Yüksek sabır düzeyi. Özellikle de ikincisi söz konusu olduğunda.

Tokyo’ya taşınma yolculuğundan bahseder misin? Seni bu kararı almaya ne itti?

Ah, Baltimore’da büyükanne ve büyükbabamla yaşıyordum ve bir şeyleri yoluna koymakta çok zorlanıyordum. İş bulmak sıkıntılıydı ve sürekli polis taciziyle karşılaşıyordum. Babam askerdi ve Hawaii’de görevliydi. Ben de oradaki bir community college’a gidiyordum. Daha sonra babam yeniden evlendi ve Japonya’ya taşınmaya karar verdi. Ben de onun peşine takıldım. O zamandan beri de buradayım.

Tokyo’da yaşamak fotoğrafçı ve sanatçı olarak işlerini nasıl etkiledi?

Bütünüyle etkiledi. Buraya gelmeden önce hiçbir şey yaratmamıştım. Japonya bana merak ettiklerimi keşfetmek için alan tanıdı. Bunun yanında karşılaştığınız insan çeşitliliği inanılmaz; hangi sanatla uğraşırsanız uğraşın, benzer bir duyarlılığa sahip insanlar bulabiliyorsunuz. Amerika’da bunu yakalamak çok zordu.

Sanat etkinliklerini ve sergilerini sıkı takip ettiğini biliyoruz. Tokyo sanat sahnesine dair gözlemlerini paylaşabilir misin?

Haha, evet doğru! Japon evlerinde çok fazla alan yok ve genel olarak ABD’ye kıyasla sanat alıcısı da pek fazla değil. Ticari tarafta işler genelde pop ve sokak sanatı sisinde sıkışmış gibi, çoğunlukla “karakter sanatı” üzerinden ilerliyor. Çünkü bu tür işleri ürünlere uygulamak kolay ve bu da ticari olarak mantıklı geliyor. Ama bu işlerde ne derinlik var ne de özgünlük. Yeraltı sahnesi ise her yerde canlı. Çok fazla galeri mevcut ve ne ararsanız bulabiliyorsunuz. En güzeli de tutku hâkim. Birçok iyi sanatçı tam zamanlı başka işlerde çalışıyor ve bir kenarda aşkla üretmeye devam ediyor.

Japonya’da bir expat olarak karşılaştığın zorluklar oldu mu?

Bürokratik sistem bazen tam anlamıyla Kafkaesk bir hal alabiliyor. Her şeyi kontrol altında tutmak oldukça göz korkutucu. Ayrıca genel olarak çok fazla kural var ve bunlara alışmak zaman alıyor; üstüne bu kuralların pasif-agresif bir şekilde uygulanması da cabası.

Sinemaya meraklı olduğunu biliyoruz. Okuyucularımıza beş tane Japon filmi önerecek olsan hangilerini seçerdin?

Zor soru… Mesela Yamanaka Sadao’nun Humanity and Paper Balloons filmi. Sadao, savaşta hayatını kaybetmiş ve geriye sadece üç filmi kalmış olan bir yönetmen. Bu filmi de dönemin milliyetçiliğini sorgulayan, güçlü bir iş. Ozu Yasujiro’nun Tokyo Twilight filmi. Bence en büyük yönetmen o ve daha çok övgü almış filmleri olsa da bu film savaş sonrası filmleri içinde oldukça karanlık bir yapım olarak öne çıkıyor. Gençlerin yanında duran nadir filmlerden biri ve kış mevsiminde geçen tek filmi. Filmde Hara Setsuko rol alıyor, ama ben esasen Arima Ineko’nun performansını çok beğeniyorum. Başka da kayda değer bir rolü olmadı. Shinoda Masahiro’nun Double Suicide filmi. Film, geleneksel bir kukla oyununa dayanıyor ve Japonya’nın zengin tiyatro estetiğini araştırıyor. Görsel açıdan mükemmel. Belki de Morita Yoshimitsu’nun Family Game filmini de eklemeliyim. Başrolde Juzo Itami var. Kendisi sonradan 80’lerin en iyi yönetmeni olacak. Çoğu kişi onu Tampopo filmiyle tanıyor. Family Game ise erken döneminden, toplumsal roller üzerine bir filmi. Son olarak, Hara Kazuo’nun belgeseli The Emperor’s Naked Army Marches On’u ekleyeyim. Yönetmen, kaybolan asker arkadaşlarının izini süren bir askeri takip ediyor. Mutlaka izlenmeli.

JESSE FREEMAN’dan TOKYO sanat mekânı önerileri

Aslında zevke göre değişir. Roppongi’de “Piramide” adlı bir bina var, çok geniş bir galeri yelpazesine sahip. Fotoğrafçılar içinse Shinjuku Gyoemmae bölgesinde sanatçılar tarafından işletilen bir galeri sistemi var; Daido Moriyama ve üç önemli fotoğrafçının 80’lerin sonunda kurduğu Place M’den doğmuş sayılır. Kendimi en çok bu iki bölgede buluyorum.


JESSE FREEMAN’ın TOKYO’daki favori gece yemeği mekânı 

Ramen takıntısını hiçbir zaman anlamadım. Hep gece atıştırmalığı gibi göründü bana ama COVID sonrası dönemde ramenciler artık çok geç saatlere kadar açık değiller. O yüzden benim için en pratik cevap, zincir restoran Matsuya olur. Pirinç üzeri biftek ve kızarmış soğan, yanında da miso çorbası alıyorum. Uygun fiyatlı, hızlı ve hafif.


JESSE FREEMAN’a göre TOKYO’ya dair gizemini koruyan bir şey

Dürüst olmak gerekirse aklıma bir şey gelmiyor. Ömrümün yarısını burada geçirdim ve çok farklı şeyler yaptım. Belki çocuk sahibi olmak ve burada ebeveyn olmak… Sanırım Okul Aile Birliği toplantılarından çok hoşlanmazdım. Hahaha!


JESSE FREEMAN’ın TOKYO’ya dair değiştirmeyi umduğu bir şey

Yazın nemi. Fazlasıyla fazla.