Tokyo’da küçük bir analog cennet: HIRO KODAMA ve KUNGFU CAMERA
Fotoğrafçılık tarihine yön vermiş birçok markanın doğduğu yer olan Tokyo’da işin analog tarafı da hâliyle yaşamını sürdürüyor. Hiro Kodama’nın Koenji mahallesinde bulunan ufak dükkân Kungfu Camera, analog fotoğraf meraklıları için Tokyo’da mutlak bir uğrama noktası çünkü burası Japonya genelindeki göz korkutucu olabilen ve genellikle koleksiyonculara hitap eden vintage kamera dükkânlarının aksine yeni başlayacaklar ya da gençler için sıcak, rahat ve cüzdan dostu bir ortam sağlıyor. Kungfu Camera adlı mekânının yanı sıra savaş gölgesindeki yaşamlara odaklanan fotoğraflarıyla da adından söz ettiren ve yakın zamanlı serisini Notes In Ukraine’de savaş zamanında kaykaya sığınan Ukraynalı gençlere adayan Hiro Kodama ile konuştuk.
“Fotoğrafçılığın bana öğrettiği en önemli şey adil olmak. Hem fotoğrafladığım insanlara ve manzaralara hem de kendime karşı.”

Fotoğrafçılığa ilgin ve tutkun nasıl başladı?
Batı Japonya’da çok küçük bir kırsal kasabada doğdum. Orada küçük bir halk kütüphanesi vardı. Çok fazla kitabı yoktu ama çocukken benim için önemli bir yerdi. Uzun metinleri okumakta pek iyi değildim, bu yüzden genelde böcek ansiklopedilerine göz atar ya da fotoğraf kitaplarına bakardım.
Raflardaki fotoğraf kitaplarının çoğu yerel manzara fotoğraflarıydı. Çok çeşitli değildi ama aralarında Magnum Photos fotoğrafçılarının birkaç kitabı da vardı ve onlara derinden bağlandım. Aynı fotoğraflara defalarca bakar, içlerindeki dünyayı hayal eder ve düşüncelerimi genişletirdim.
O zamanlar hâlâ bir ergendim ve tarihi ya da dünyayı derinlemesine anlamıyordum. Buna rağmen o küçük kasabada otururken fotoğraflar aracılığıyla zaman ve mekânın ötesindeki uzak yerleri ve anları görebilmek bana saf bir mutluluk veriyordu. Daha sonra kasabamdan ayrıldım ve bir televizyon kanalında haber kameramanı olarak çalışmaya başladım. Omzumda büyük bir video kamera taşıyarak Japonya’nın dört bir yanını dolaştım. Gittiğim yerlerin çoğu suç mahalleri ya da deprem ve sel gibi felaket alanlarıydı.
Televizyonda yayınlanan haber ve belgeseller doğası gereği genelde bir kez izlenir. Yayın bittikten sonra ertesi gün yeni bir yere gidilir ve her şey sıfırdan başlar. Bir anlamda dünü unutmak gerekir. Bu kırılganlık ve geçicilik beni aynı zamanda çekiyordu. Ama zamanla, sadece televizyon içinde var olan bir şey değil; elde tutulabilen, istenildiğinde tekrar dönülebilen ve kendi hızında deneyimlenebilen bir şey üretmek istediğimi fark ettim. O anda gençken kütüphanede gördüğüm fotoğrafları hatırladım.
Dünyayı fotoğrafla kaydetmeye böyle başladım. Benim için bu süreç sokak fotoğrafçılığıyla başladı. Boş günlerimde yurtdışına gidiyor, şehirlerde dolaşıyor ve gündelik hayatı fotoğraflıyordum. Fırsat buldukça işlerimi saygı duyduğum fotoğrafçılara gösterip görüşlerini ve önerilerini alıyordum. Zamanla bu birikim tutkumun derinleşmesini sağladı.
Fotoğrafçılık sana hayatta neler öğretti, öğretiyor?
Fotoğrafçılığın bana öğrettiği en önemli şey adil olmak. Hem fotoğrafladığım insanlara ve manzaralara hem de kendime karşı. Bunun sadece fotoğraf için değil, hayatın kendisi için de önemli olduğunu düşünüyorum.
Fotoğrafta diyaloğa çok önem veririm. Çekim sırasında özneyle bir diyalog kurulur. Sonrasında fotoğraflara baktığımda kendimle bir diyalog başlar. Fotoğraf benim için tek taraflı bir alma eylemi değil; sürekli bir karşılıklı etkileşimdir.
Bir diğer önemli ders de kendi merakıma karşı olabildiğince dürüst olmak. Para kazanmak ya da ünlü olmak gibi motivasyonlar insanlar ve mekânlar tarafından kolayca fark edilir. Bu tür motivasyonların sonunda insanın kendisine zarar verdiğini düşünüyorum.
En önemli şey saf bir meraka sahip olmak ve yaptığın şeyi gerçekten sevmek. Bu yaklaşımın hem fotoğrafta hem de hayatta en önemli şey olduğuna inanıyorum. Benim için fotoğraf makinesi ya da kamera sadece bir iletişim aracı. Bu makinenin ne kadar pahalı olduğunun bir önemi yok.
Japonya’da genç kuşakların analog fotoğrafa ilgisine dair neler gözlemliyorsun?
Sosyal medyanın herkesin işini paylaşabildiği bir platforma dönüşmesi bence harika. Artık herkes istediği zaman tamamen kendi başına, işini dünyaya sunabiliyor. Bir anlamda herkesin kitap yayımlama hakkı var. Bu daha önce görülmemiş büyük bir değişim.
Elbette bir üzüntü de var: Görsellerin hızla kaydırılıp geçilmesi. Bir fotoğrafa zaman ayırıp üzerine düşünmek artık nadir bir deneyim. Yine de sosyal medyadan çok güçlü fotoğrafçıların çıkacağına inanıyorum. Bu sadece bir trend değil; fotoğrafın ne olduğu ve nasıl görülmesi gerektiğini sorgulayan bir sosyal deney.
Japonya’da büyük yayınevlerinden bağımsız zine’lere uzanan güçlü bir yayın kültürü var. Geleneğin korunması harika bir şey ama bazen yeniliğin önünde engel de olabiliyor. Bu yüzden gelecekte daha yenilikçi fotoğraf biçimleri ve ifade yolları görmek beni heyecanlandırıyor.
“Projelerim oldukça verimsiz ilerler. Çok fazla kayıp ve bazen de gerçek bir tehlike söz konusudur. Ancak ben, hızlı cevaplar peşinde koşan türde bir gazetecilikle ilgilenmiyorum. Net sonuçlar sunmaya çalışmıyorum.”


Kungfu Camera dükkânının hikâyesi nedir?
Televizyondan ayrıldıktan sonra bir süre fotoğraf ve video işleri için küçük bir ofis kiraladım. Yaklaşık 10 yıl önce. Bir gün Hong Konglu bir arkadaşım bana şöyle dedi: “Fotoğrafı seviyorsan kamera satmalısın. Film kameralar Hong Kong’da gençler arasında çok popüler. Japonya’da da olacak—çabuk ol!” Açıkçası pek inanmadım. Biraz zahmetli geldi. Başta sadece sahip olduğum 5 kompakt kamerayı ofisimin camına koydum. Fiyat etiketleri bile yoktu. Bir süre sonra genç biri gelip, “Bunlar satılık mı?” diye sordu. Gerçekten şaşırdım. Sonrasında birçok dolambaçlı yoldan geçsem de bugün Kungfu Camera’ya dönüşecek sürecin başlangıcı o an oldu.
Kungfu Camera, gençlerin film kameralarla ilk tanıştığı yer olmayı hedefliyor. Japonya’da çok iyi vintage kamera dükkânları var ama bunların çoğu koleksiyonculara hitap ediyor ve yeni başlayanlar için göz korkutucu olabiliyor. Ben de öğrenciyken bilgisiz olduğum için azarlanmıştım. Kungfu Camera da ise en önemli şey iletişim. Önce sohbet, şaka, rahat bir ortam… Herkesin sorusu yargılanmadan cevaplanır. Herkes hoş karşılanır. Sattığımız kameralar uygun fiyatlı ve kullanımı kolay. Amacımız ekipmandan çok fotoğraf çekmenin keyfini keşfetmelerini sağlamak.


New City, Block City ve Notes in Ukraine gibi projelerinin ve savaş bölgelerinde yürüttüğün çalışmaların ardındaki motivasyonunu biraz açabilir mısın?
Gazetecilik genelde benzer bakış açılarına sıkışır. Ama en uç durumlarda bile orada yaşayan, düşünen, tereddüt eden insanlar vardır. Ben de bu yerlere ve topluluklara dahil olmak ve orada bulunmak istiyorum.
Hayata dışarıdan bakmak yerine, insanların yaşamlarına dâhil olup çıkıyorum; bazen araya mesafe koyuyor, bazen nesnelere dokunuyor, bazen de bütünü görmek için bir adım geri çekiliyorum. Yerel halkı dinliyor, bazen de onlarla birlikte bir şeyler yapıyorum. Sahadaki bu değişen perspektiflere, sürpriz anlarına ve belirsizliklere değer veriyorum.
Projelerim oldukça verimsiz ilerler. Çok fazla kayıp ve bazen de gerçek bir tehlike söz konusudur. Ancak ben, hızlı cevaplar peşinde koşan türde bir gazetecilikle ilgilenmiyorum. Net sonuçlar sunmaya çalışmıyorum.
Her zaman sorularla boğuşuyorum. Fakat bir akıllı telefon ekranına bakıp karamsar bir şekilde endişelenmek yerine, bizzat o yere gitmek, gövdemi oraya koymak ve orada mücadele etmek istiyorum. Bu süreçte ortaya çıkan düşünce ve duygu parçalarını, fotoğraflar aracılığıyla geride bırakmayı arzuluyorum.

HIRO KODAMA’nın TOKYO’ya dair sevdiği ve sevmediği şeyler
Tokyo’da harika şeyler bulmak mümkün ama ben Shinjuku ya da Shibuya’ya pek gitmem. Gösterişli hayatlar ilgimi çekmiyor. Kalabalık trenleri sevmem, bu yüzden her yere bisikletle giderim. Aynı mahallede yaşar, aynı yerlere giderim. Tokyo’da sevdiğim şey, bu dev şehir içinde bile neredeyse kırsal bir hayat kurabilmek.
Şehrin genel ruh halinden pek hoşlanmıyorum. Tokyo’daki yaşam pek çok yabancı işçinin omuzlarında yükseliyor ama onların varlığı neredeyse görünmez durumda. Sanki bilerek ve isteyerek günlük hayatımızdan koparılmış, gizlenmişler gibi hissettiriyor bazen.
Marketlerden öylesine alıp yediğimiz o yemekleri kim hazırlıyor? Kıyafetlerimizi temizleyiciye verdiğimizde onları kim temizliyor? Şehrin dört bir yanındaki şantiyelerde aslında kimler çalışıyor?
Bugün Tokyo dahil Japonya genelinde, yabancı işçileri dışlayan muhafazakar fikirler siyasi meselelerle iç içe geçerek güçleniyor. Bu atmosferden nefret ediyorum. Tokyo’nun Japonya’daki en özgür şehir olarak kalabilmesini umut ediyorum.
HIRO KODAMA’ya göre TOKYO’yu ziyaret edenlerin genellikle kaçırdığı ama kaçırmaması gereken bazı yerler
Dünyanın neresine gidersem gideyim, her zaman şehir merkezinin dışındaki bölgeleri, yani banliyöleri ziyaret ederim. Şehir merkezi bir “ön sahnedir”; süslenmiş, halka sunulan o resmi yüzdür. Shibuya kavşakları, gökdelenler, ünlü restoranlar, görkemli tapınaklar… Ne yazık ki nereye giderseniz gidin aynı tip turistleri görürsünüz. Buralar sanki “Hadi, fotoğrafını tam burada çek” demek için hazırlanmış yerler gibidir.
Oysa şehrin asıl yüzü banliyölerde belirmeye başlar. Benim asıl sevdiğim de budur. Nereye gittiğinizin bir önemi yok. Rastgele bir trene binin, rastgele bir istasyonda inin ve yürüyün. Uçsuz buçaksız müstakil evler, yol kenarlarındaki devasa alışveriş merkezleri, ikinci el araba galerileri, evlerin arasına sıkışmış küçük sebze bahçeleri… Futbol oynayan çocuklar, süpermarketten eve dönen kadınlar, geniş gökyüzü ve gün batımı ışığı, nehir kıyısında köpeğini gezdiren mahalle sakinleri…
Eğer şehrin gürültüsünden yorulduysanız, Tokyo’nun banliyölerini ziyaret etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Sessiz ve biraz da garip bir deneyim yaşayacaksınız. Orada göreceğiniz manzaralar ve yaşayacağınız deneyimler de kuşkusuz Tokyo’nun birer bir parçası.