50 yıllık bir ses yolculuğu: MAKOTO KUBOTA profile

50 yıllık bir ses yolculuğu: MAKOTO KUBOTA

Makoto Kubota, tabiri caizse müzikle nefes alıp veren bir kişi. Japonya’da 1970’lerin başlarından bu yana sayısız grupla, müzisyenle çalıştı, çalışmaya devam ediyor. Müzisyen, besteci, prodüktör, menajer, kâşif, araştırmacı gibi türlü şapkası var. Parçası olduğu ilk grup Les Rallizes Dénudés ve belki de adını dünya çapında duyurduğu efsane projesi Sunset Gang (ve Sunsetz, Sun Splash gibi uzantıları) ile yaptığı kayıtlar, son dönemde Paris merkezli plak şirketi Wewantsounds etiketli bir reissue serisiyle tekrar piyasaya sürülüyor. Bizzat Makoto Kubota tarafından remasteringleri yapılarak.

Efsanevi anime Akira’nın film müziklerinin Makoto Kubota tarafından remastered edilmiş versiyonu da yakın zamanda yayınlandı. 

Rallizes ve Sunset Gang yıllarına geri dönmenin nasıl hissettirdiğini Makoto Kubota’dan dinlemek için Tokyo’ya bağlandık. Jamaika’daki kayıt seansları, Haruomi Hosono’yla dostluğu, Debbie Harry’yle bir PlayStation oyunu için yazdığı şarkısı, Miyako adasında kaydettiği Sketches of Myakh projesi ve müthiş Sunset Gang kapaklarının ardındakiler gibi onlarca ilgi çekici hikâyeyi kendisinden dinledik.


Ne dinlesek?

Makoto Kubota’nın uzun kariyerinde satır başları ve dönüm noktalarının çokluğu ne dinlesek sorusunun yanıtını zorlaştırsa da gözümüz kapalı iki albüm seçelim. Biri 1967 yılında Mizutani öncülüğünde kurulan Japon müzik tarihinin en gizemli ve kült gruplarından Les Rallizes Denudes’in 1976 yılından konser kaydı. Makoto eskiden basçısı olduğu grubun eski ve kayıp kayıtlarını hayata kazandırmakla meşgul son zamanlarda. Diğeri ise 70’lerde Japon rock sahnesine devrim niteliğinde bir giriş yapan Sunset Gang’in Okinawa esintili albümü Hawaii Champroo.

Makoto Kubota aralıksız çalışan, masa başında sayız albüme yaptığı remiksler, master çalışmaları ve alan kayıtlarıyla sürekli aktif olan bir müzik insanı. Kubota’nın külliyatında kaybolmak için web sayfasında gezinin.


“Ben her zaman işin teknik kısmına ilgi duydum. Asıl tutkum daima stüdyoda çalışmak, sesin kendisiyle uğraşmak oldu. Rallizes’ten de önce, Kyoto’daki küçük dairemde iki tane Sony mono bant kaydediciyle deneyler ve overdub’lar yapıyor, kendi metodlarımı oluşturuyordum.”

Nasılsın? Tokyo’da her şey yolunda mı?

İyiyim, çok meşgulüm. Günde 48 saate ihtiyacım var. Son birkaç yılda her şey pandemi sebebiyle yavaşlamıştı. Özellikle canlı müzik sahnesinde. Ama bundan bahsetmeyelim, bu çok sıkıcı bir konu. Herhangi bir sağlık sorunum yok. Bunun dışında son iki yıl remastering ve diğer farklı uğraşlarımla benim için oldukça yoğun geçti.

1970’lerden kalma Rallizes (Les Rallizes Dénudés) kayıtları var mesela. Zamanının hippi mekânı Oz’da yaptığımız kayıtlardan oluşan Oz Days Live albümü yeniden yayımlanıyor. Grubun esas kişisi Takashi Mizutani iki yıl önce beni aradığında yeni bir şeyler yapmaya karar vermiştik. Ama kendisi ne yazık ki aramızdan ayrıldı. Altı ay sonra da ailesi (muhtemelen telefonundaki yazışmalarımızı okuduktan sonra) bana ulaştı. Tokyo’ya geldiler ve ne yapmak istediğimize dair çalışmaya başladık. İlk adımımız, çılgın korsan yayın okyanusunu kontrol altına almak olacaktı. Mizutani korsan işinden hiç hoşlanmazdı ama grubu meşhur eden de bu korsan yayınlar oldu şüphesiz.

Korsanların böyle bir işlevi oluyor…

Muhtemelen Japonya’dan biri Avrupa’daki birine kayıtları satmış oluyor, onlar da bunu kopyalaya kopyalaya çoğaltıyor. Kayıtlardan çok farklı versiyonlar da türetildi. Bazılarının iyi olduğunu biliyorum ama büyük kısmı çok kötüydü. Mizutani onlardan nefret ederdi. Bu konunun böyle yaşanmasının sebeplerinden biri, Mizutani’nin hiçbir şarkısının resmî lisansı olmaması. Şarkıların büyük kısmını onunla birlikte yazmıştım. Solo albümüm Machibouke (1973) için de beraber yazdığımız parçalardan biri olan “Asa No Hikari”yi yeniden kaydetmiştim. Sonraları bu şarkının Fransızca “L’aube” ismiyle Avrupa’da döndürüldüğünü öğrendim. Bu sebeple şarkıdan hiçbir telif alamadım. Mizutani’nin lisansladığı tek şarkıydı bu. Sözleri ona, müziği bana aitti. Şimdi bu konular çözülüyor. Ailesine de telif haklarını korumaları için bir şirket açmalarını tavsiye ettim. Çünkü geride bıraktıklarını korumaları gerekiyor ve bu konu büyük bir kâbusa dönüşmüştü. Avrupa bazen gerçekten korkunç oluyor.

Türkiye’de 1960’larda ve 1970’lerde üretmiş müzisyenler de benzer durumlarla karşılaşıyor. Avrupalı plak şirketleri, herhangi bir izin ya da ödeme olmadan albümlerini yeniden basıyor. İsimlerinin duyulmasına yardımcı oluyor ama yayınlardan hiçbir para kazanamıyorlar. Peki Sunset Gang albümleri için reissue süreci nasıl başladı?

Sunset Gang, bundan 40-45 yıl öncesiydi bildiğin gibi. Miskleri ev stüdyomda ve Jamaika’da yaptığımı hatırlıyorum. Bence 30 yıl önce yaptığım miks, orijinalinden daha iyi duyuluyor. Orijinali de iyiydi, elimizden gelenin en iyisini yapmıştık. Ama 1970’lerde mastering hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu. Albümleri sadece stüdyoda miksler ve sonra bantları plak basımı için kesime götürürdük. Orası paranoyak bir yerdi, hiç sevmezdim. Seviyeler konusunda aşırı hassaslardı ve yaptıkları tek şey, formata uygun bir seviyeyi düşürmekti. Doğru dürüst kompresyon ya da EQ olmazsa müzik cılız duyulur. Düzgün bir mastering ve gerekli EQ ayarları yapılınca sonuç çok daha iyi duyulur. ABD’deki mastering tarihine hâkim değilim ama onların herkesten önce buna başladığına eminim. “Bob Ludwig tarafından mastering’i yapıldı” gibi kredilerle yaygın olarak 1970’lerde karşılaşmaya başladık sanıyorum. İsimleri pek bilinmese de rock müziğin o dönemdeki sound’unun ortaya çıkmasından sorumlu pek çok insan var. Bizim 1980’lerin ortasına kadar bu konuda pek bir fikrimiz yoktu. 

Ben her zaman işin teknik kısmına ilgi duydum. Gruplarda çaldım, konserler verdim ama asıl tutkum daima stüdyoda çalışmak, sesin kendisiyle uğraşmak oldu. Rallizes’ten de önce, Kyoto’daki küçük dairemde iki tane Sony mono bant kaydediciyle deneyler ve overdub’lar yapıyor, kendi metodlarımı oluşturuyordum. Benim asıl kimliğim bu. Konserler sonra başladı. Bir noktada da konser vermeyi ve turneye çıkmayı ne kadar sevsem de stüdyoda olmayı çok özlediğimi fark ettim. 1990 yılı civarında stüdyoda tam zamanlı olarak çalışmaya ve bir yandan menajerlik yapmaya başladım. Endonezya ve Singapur’dan birçok müzisyen gelip gidiyordu. Benim için çok güzel zamanlardı. Konser vermek hiç de özlediğim bir şey değil açıkçası.

Yani sen canlı çalmaktan aslında hiçbir zaman keyif almadın?

Canlı çalmaktan keyif aldım ama prova yapmak, turneye çıkmak, basına konuşmak… Bu benim Fransa ve İngiltere’den sonraki üçüncü büyük röportajım ama bunu on kez yaptığını düşününce… Turneye hazırlanmak çok emek istiyor. Bir de grupta beş kişi var, her kafadan bir ses çıkıyor ve sürekli hareket hâlindesin…

Sunset Gang ile Japonya dışında da çalmış mıydınız?

Sunset Gang yalnızca Japonya’da konser verdi. Ama Sunsetz olarak Avrupa ve Avustralya’da pek çok turne yaptık. Jamaika’ya gittik; Sunsplash festivalinde çaldık. Bir ABD turnesi de yaptık. Avustralya’da iki-üç kez uzun soluklu turnelerimiz oldu. Üç ay boyunca Avustralya’da INXS’in ön grubu olarak gezdik. Euryhtmics, Midnight Oil, Split Ends, The Pretenders gibi gruplarla da pek çok festivalde çaldık. Euryhtmics’le çaldıktan bir sene sonra sonrasında Japonya’ya dönüp albüm kaydettik ve 1985’te Seattle’da Bumbershoot isimli büyük bir festivalde çalmak üzere davet edildik. Eurythmics’in ön grubu olarak çaldıktan yaklaşık bir yıl sonra. Ardından ABD’de de benzer büyüklükte bir turne yaptık. Eurythmics iki yıl boyunca aralıksız turne yapmıştı. “Sweet Dreams”in büyük bir hit olduğu zamanlar. Hiç durmadan iki yıl bunu yapmak çok zor bir şey. Onlarla çaldığımız konser, Seattle’da 20 bin kişi oturma kapasitesi olan büyük bir fuar alanındaydı. Hayatımın en güzel konseriydi. Ses sistemi gerçekten çok iyiydi. ABD’de elektrik çok temiz; sıfır gürültü, sıfır feedback. Tüm ses teknisyenleri çok profesyonel. Jamaika Sunsplash Festivali’nde karanlığın içindeki 50 bin kişiye çalmak bambaşka bir deneyimdi. Dinleyici de çok dürüsttü; beğenmediklerini yuhalamaktan hiç çekinmiyorlardı.

Sizi nasıl buldular?

İyi tepkiler aldık. Şanslıydık çünkü Avustralya’da şarkımız bir numaraya kadar yükselmişti. Raggamuffin stili bir Japon rapçiyle çıktık sahneye. Onu çok sevdiler. Grubu ilk gördüklerinde, fena değil diye düşündüler. Japonca rap başlayıncaysa çıldırdılar. Zaten ertesi gün gazetelerdeydik.

Anladığım kadarıyla çok güzel konser hatıraların var ama odağın hep stüdyo olmuş. 

Elbette zaman zaman yeniden çalma hevesi de geliyor. Mizutani’yle Rallizes’i geri döndürmek üzerine yaptığımız konuşmalar gibi. O sırada sağlığı nasıldı, bilmiyorum. Ama telefonda sesi çok güçlü geliyordu; hiç hasta gibi değildi. Ben de doğru zaman olduğunu düşündüm ve Amerikalı dinleyiciler için birkaç konser çalmak gibi bir plan sundum. ABD’de de Japonya’da da 2000’lerden beri çalmamızı bekleyen bir kitle var. Grup olarak konser vermeyi 1990’ların ortalarında bırakmıştık. Son büyük konseri 1996’da çalmıştık. Ama nasıl olduysa, Avrupa’daki korsan baskılar sayesinde grup dünya genelinde yeni bir tanınırlığa ulaştı ve radyolar bizi çalmaya başladı.

Bunun sebebini neye bağlıyorsun? Neden şu an Sunset Gang ve Rallizes’e daha fazla ilgi var sence?

Tam olarak bilemiyorum, belki de zamanla unuttum. Eski parçaları uzun bir süre hiç dinlemedim. Sonra aniden çok sayıda geri bildirim almaya başladım. Benimle bu parçalar hakkında iletişime geçenlerin sayısı arttı. Ben de bu konuyu yeniden ele almaya karar verdim. 

City pop olarak adlandırılan müzik, son dönemde bir hayli popüler oldu. Bir 1970’ler sonu 1980’ler başında yapılan bir nevi hafif bir soul-pop türü. Toto benzeri ritimler ve Japonca tiz vokaller kullanan, genellikle düzgün bir mastering sürecinden geçmemiş kayıtlardan oluşuyor. Ona bu karakterini veren de bu kusurluluk. Batılı dinleyiciler için bu müzik, Ghibli estetiği gibi belirli görsel imgelemlere bağlanarak çekici geliyor olabilir. Onlara nasıl yaşadığımıza, nasıl hissettiğimize dair bir fikir veriyor. Avrupa ve Amerika’dan uzağız; kendi felsefemiz, tarihimiz ve yaşam biçimimiz var. Şehrin sesleri, hafif funk ritimleri ve belirli bir gizemli atmosfer; belki de onlar için tatlı bir his yaratıyordur. Tabii ben sadece tahmin yürütüyorum… Ardından 1970’lerin Japon pop kültürünü kazmaya başlıyorlar ve sonunda bizi buluyorlar.

Üstelik sadece pop da değil; hippiler, punk grupları, techno oluşumları, Yellow Magic Orchestra gibi isimler var. Yeni bir müzik mahzeninin kapılarını açmış gibi oluyorlar. Aksi takdirde, benim gizli kalmış Sunset Gang kayıtlarımı nasıl bulurlardı bilemiyorum.

Biz yaptığımız şeyi her zaman severek yaptık. Hatta bir Japonya turnesi sırasında Eric Clapton’ın alt grubu olarak çalmıştık ve kendisi performansımızı gerçekten beğenmişti. Bir keresinde David Lindley kulise gelip, “Bu ne müziği? Okinawalı gibi tınlıyorsunuz ama New Orleans usulü funk çalıyorsunuz,” demişti. Zaten biz en başından beri, erken dönem funk unsurlarını Asya müziğiyle harmanlamaya çalıştık.

Sunset Gang’in Japonya’daki karşılığı nasıldı?

Bizim neslimiz çok kalabalıktı. Doğum oranlarının yüksek olduğu bir dönemde dünyaya geldik. Üzerimizde süperstar olma baskısı yoktu. 20 bin-30 bin kopya satmak, bir kariyeri sürdürmek ve ülkenin dört bir yanında konser vermek için yeterliydi. 1970’lerin Japonya’sında hayatta kalmak için süperstar olmanıza gerek yoktu. Bugünse durum çok daha zor.

1970’lerin Japonya’da rock ve psikedelik müziğin altın çağı olduğunu söyler misin?

Emin değilim. Sahnedeki diğer kişileri çok tanıdığım söylenemez. Başkalarının ne yaptığıyla pek ilgilenmiyordum açıkçası. Plastics’ten Toshio Nakanishi ile yakındım; ne yazık ki o da aramızdan ayrıldı. Haruomi Hosono, uzun yıllar benim için bir kardeş gibi olmuştur. Efsanevi gitarist Fujio Yamaguchi’nin de bir dönem Rallizes ile bir bağı vardı. Murahachibu gibi gruplar efsaneydi ama kısa ömürlü oldular. Plastics de öyle. Birkaç favorim dışında Japon gruplarına pek aşina değilim. Bu yüzden net bir cevap vermem zor.

Senin için bunca yıl sonra müziğini yeniden ziyaret etmek nasıl bir deneyimdi? Keyif aldın mı yıpratıcı mıydı?

Keyifliydi. O kayıtları her birkaç yılda bir, sadece hâlâ kulağa iyi gelip gelmediklerini kontrol etmek için dinlerim. Ama şimdi hissi farklı; artık bana değil, dünyaya ait bir müzik. İnsanlar duymak istiyor ama aslen sadece bin, 2 bin kopya basıldığı için korsan baskılara bel bağlamak zorundalar. Bazı CD’lerin 500–800 dolara satılmasının nedeni bu, ki bu bence saçmalık. Onları düzgün bir şekilde yeniden yayımlama zamanının geldiğini hissettim. Bu konuyu ele almam gerekiyordu ve bunu yaparken de çok eğlendim.


“Reggae benim için bir dönüm noktası oldu. Rock gibi ama güçlü bir Jamaika aksanı var; kulağa çok özgün geliyor. Bob Marley asla Amerikalı veya Britanyalı gibi tınlamadı. Buna derin bir saygı duydum. Bu beni şöyle düşündürdü: ‘Peki ya biz?’”

Sunset Gang albümlerinin kapak görselleri de bir harika. O dönem kapak konusuna yaklaşımınız nasıldı?

Bu büyük oranda bir tesadüftü. Görseller pek umurumda değildir; ben bir görsel sanatçı değilim. Godzilla kapaklı ilk albüm için, daha önce Flower Travellin’ Band ve Murahachibu için tasarımlar yapmış olan Shinobu Ishimaru ile çalıştım. Gerçek bir hippiydi. Ona bazı fikirler verdim ama o bunları görmezden geldi ve canı ne istiyorsa onu yaptı. O zamanlar pek beğenmemiştim ama insanlar bayılmış gibiydi. Cesur, hatta riskli bir işti. 1970’lerde bu bir sorun değildi ama bugün Godzilla görsellerini kullanırsanız başınız hukuki olarak ciddi şekilde belaya girer. Hiç şikâyet almamış olmamız garip. Belki de ailemin sinema geçmişiyle bir ilgisi vardır. Büyükbabam yaklaşık 100 yıl önce bölgemizdeki ilk sinemalardan birini açmıştı. Ben doğduğumda ailem birkaç sinemanın sahibiydi. Godzilla’nın haklarını elinde bulunduran Toho şirketi de aynı endüstri ağının bir parçasıydı. Belki bunun bir rolü olmuştur.

İkinci albüm kapağı ise benim fikrimdi; çok basit bir fikirdi. Sonuçta, birbirinden çok farklı ve akılda kalıcı üç kapağa sahip olduğumuz için şanslıydık.

Folk müziğiyle de fazlasıyla iç içesin. Diğer projelerinde de ilham aldığını biliyorum…

Büyükannem profesyonel bir şamisen icracısıydı, bir geyşaydı. O zamanlar bu müzikle pek ilgilenmezdim ama bu benim kanımda vardı. Okinawa müziğine ve diğer bölgesel müziklere dikkat etmeye başladığımda, bundan ne kadar keyif aldığımı fark ettim.

Uzun bir süre boyunca Japon etkilerini reddettim çünkü Siyah Amerikan müziğine takıntılıydım. Reggae benim için bir dönüm noktası oldu. Rock gibi ama güçlü bir Jamaika aksanı var; kulağa çok özgün geliyor. Bob Marley asla Amerikalı veya Britanyalı gibi tınlamadı. Buna derin bir saygı duydum. Bu beni şöyle düşündürdü: “Peki ya biz?”

1970’ler bizim jenerasyonumuz için kendi modern müziğini bulma zamanıydı. Şanslıyım ki Okinawa’ya gittiğimde “Haisai Ojisan” isimli şarkıyı duymuştum. Okinawa’da bir efsaneydi, zamanının en büyük yerel hitlerinden biriydi ama Japonya’da bilinmiyordu. O zamanlar Okinawa, ABD işgalindeydi ve girmek için pasaporta ihtiyacınız vardı. Ben bu süreç sona erdiğinde orada bir adaya gittiğimde bir otobüste bu şarkıya denk gelmiştim. Oturduğum yerden ayağa kalktım ve şoföre, “Bu müzik ne?” diye sordum. Bas ve davulun da olduğu geleneksel tınlayan bir müzikti; neydi bu! Yerel şarkı olduğunu söyledi ama kesinlikle bu kadar basit değildi. Birçok uyaranı bir araya getiren enfes bir karışımdı. Melodiyi aklımda tutmaya çalışarak büyük şehre, Naha’ya döndüm ve bir arkadaşıma adada dinlediğim bu çılgın şarkıyı mırıldanmaya başladım. Bana bu parçanın birkaç yıl önce hit olduğunu ve plak dükkânlarında hâlâ birkaç kopyasının kalmış olabileceğini söyledi. Şehir merkezindeki bir dükkâna koştum. İki ya da üç tane 45’lik vardı, hepsini aldım. Birini Haruomi Hosono’ya hediye ettim. O da bayıldı. Bir tür tropik, egzotik müzik yapma fikri zaten vardı. “Haisai Ojisan”, Japonya’daki modern egzotik pop müziğinin temelini atan şarkıydı. Yellow Magic Orchestra’nın ortaya çıkmasına da vesile oldu.

Plak sende duruyor mu hâlâ?

Hayır, yandı. Eski evimi birine kiralamıştım ve ev yandı. Tüm orijinal bant rulolarını ve plak koleksiyonumu kaybettim. Onları çok özlüyorum. Eğer geri gidebilsem o 45’liği ve James Booker’la New Orleans’la çektirdiğimiz fotoğrafı bulmak isterdim. Onu bir Mardi Gras partisinde görmüştüm. O kadar çılgındı ki onu yakalayabilmek bile çok zordu. İnsanlar ona büyük saygı duyardı ve gerçekten çok çok çılgındı. Pek düzgün konser çalma şansı olmazdı. Toulouse Theatre isimli bir sinema salonunda çalacağını duymuştum. Bir bilete bile tabi olmadan, filmler arasında çalardı ve turistlerin pek ilgisini çekmiyordu. İçki ve uyuşturucu problemlerinden ötürü kulüplerden kovulduğu için böyle yapıyordu. Onu buldum ve bu gezegen için bir hazine olduğunu söyledim. Hemen şakalar yapmaya, delice şeyler söyleme başladı. Çok eğlenceli biri ve gerçek bir dehaydı. Charlie Parker’la birlikte bir müzik tanrısı olmaya en yakın varlık oydu muhtemelen.


“Bir gün, 50 yaşın üstündeki kadınların beyaz kimonolar giyerek geceleri birlikte şarkı söylediklerini öğrendim. Bunu tanrıyla konuşmak için yapıyorlardı. Hâlâ devam etmelerine şaşırmıştım.”

Yerel müziğe olan merakından bahsediyorduk. Sketches of Myahk belgeselini ve projesini de sormak isterim sana.

Adada Myakh deniyor; Japoncada ise Miyako deriz. Daha derin bir anlamı var; varoluşun ruhani merkezi gibi bir şey.

Bunun artık var olmayan bir tür geleneksel müzik olduğunu anlattığını hatırlıyorum.

Gitmek için özel bir nedenim yoktu. Sadece kadim Japonya’ya dair bir parça ya da bir koku bulmak için adanın iyi bir seçenek olduğunu hissetmiştim. Gidince de insanlarla konuşmaya başladım. Bir gün, 50 yaşın üstündeki kadınların beyaz kimonolar giyerek geceleri birlikte şarkı söylediklerini öğrendim. Bunu tanrıyla konuşmak için yapıyorlardı. Hâlâ devam etmelerine şaşırmıştım. Bu tür ritüellerin 1970’lerin ortalarına dek Okinawa’da var olduğunu biliyordum ama Miyako’nun da benzer bir geleneğe sahip olduğundan haberim yoktu. Yalnızca birkaç köyde devam ediyordu. En yaşlılarından biri olan, oldukça cesur 93-94 yaşlarında bir kadınla konuştum. Bildiğimiz toplum yaşantısıyla ilişiği çoktan kesilmişti. 50’li yaşlarında bu yaşama geçiyorlar. Herhangi bir başvuru şekliyle de olmuyor, “tanrının kadını” olarak seçilmek için belli yollar var. Eğer filmi izlediysen nasıl hissettikleri, nasıl durduklarını anlayabilirsin. Yani seçileceklerini zaten biliyor oluyorlar. Bir kadın, “Bu geleneğin biteceğini ve bu kültürü devam ettirecek kimse kalmayacağını biliyordum. Eğer sen bir Japon erkeği olarak bu şarkıları kaydetmek ve saklamak istiyorsan, bunu senin için yapacağım” dedi. 

Şarkı söyleyen birçok kadınla tanıştım ama bu bir tabu olduğu için korkuyorlardı aynı zamanda. Bu müzik tanrı için, cennet için icra ediliyor; dinleyiciler için değil. Parti şarkıları değiller; kutsal şarkılar. Gerçekten dinlemek istiyordum. Nihayetinde köydeki bir çocuk yuvasını kiraladılar ve ben de orada şarkılarını kaydetmeye başladım. En genç şarkıcı 88 yaşındaydı, iki kişi 90’ın üzerindeydi. Akşam hava kararınca başladılar ve altı saat boyunca kayıt yaptım. Bir sürü şarkı kaydettik ve bir plak şirketi bunları küresel müzik etiketiyle yayımladı. Yani Amazon’da CD’sini alabileceğin bir şeye dönüştü. Daha genç jenerasyonlar bunu gördü ve “Bizden öncekiler bunu yapabildiyse belki biz de yaparız” diye düşünmeye başladı.

Daha sonra bir büyük rastlantı daha yaşandı. Küçük bir adadaki bir balıkçıda, “Bu tür şarkılar söyleyen insanları tanıyor musunuz?” diye soruyordum. Garsonlardan biri, bir arkadaşının annesinin eskiden bir rahibe olduğunu söyledi; ertesi gün evlerinde kayıt yapıyordum. Bana köydeki bazı yaşlı kadınların bir CD yaptığını bildiğini söylemişti. Yani olaydan haberdarlardı ve biz de rahatlamıştık bu sebeple. Aynısını onlarla yaptık, bu da ikinci albüm oldu.

İki sene boyunca Myakh adası Miyako Jima’ya gidip geldim ve araştırmaya devam ettim. CD’nin stereo sesi, insanların nasıl bir atmosferde kayıt yaptığımızı anlaması için yeterli değildi. Bu sebeple bir film yönetmeniyle süreci belgelemeye karar verdim. İlgisini çekeceğini düşündüğüm birini tanıyordum ama ilk başta çok hevesli değildi. Miyako Jima’dan spiritüel şarkıların çalınacağı üç günlük bir konser serisi düzenledim Tokyo’da. Yaşları 60-90 arasında değişen, bazıları doktorlar eşliğinde seyahat eden 20’den fazla şarkıcı vardı. Üç günün de tüm biletleri satıldı. Ardından yönetmen de adaya gidip filmi çekmeye karar verdi, artık ikna olmuştu. Bunun ne kadar ciddi olduğunu anlamıştı. Bir tür işaret gibiydi çünkü bu kadınlar spiritüel şarkılarını ilk kez adanın dışında, Tokyo’da söyleyerek bir tabuyu kırmışlardı. Çok çok özel bir konserdi. Kime sorsan aynı şeyi söylüyor.

İkinci konserden sonra, aydınlık bir yaz akşamüstü saat 18.00’de konser mekânının üzerinde koca bir gökkuşağı belirmişti. Kimse neden ve nasıl olduğunu bilmiyor ama adaları çok kurak olduğu için bir yağmur ilahisini söylediklerini hatırlıyorum. Kimse fark etmese de çok kısa bir süreliğine gerçekten yağmur yağdı. Büyük bir kutlama gibiydi.


“Uçağımızın Miami’den kalktıktan kısa bir süre sonra Bermuda Üçgeni’ne acil iniş yapması gerekti. Bir sızıntı olduğu anonsu yapıldı. Sanıyorum uçağı hafifletmek için bagajların bir kısmını attılar ve bunların arasında benim tüm master bant kayıtlarım da vardı.”

Peki şimdi bu akşam, sohbetimiz biter bitmez stüdyoya dönüp remastering’lerine devam mı edeceksin?

Evet. Ayrıca büyük bir plak şirketi için bir şeyler hazırlamam gerekiyor ama proje nihayete erecek mi, emin değilim. Çünkü bana sürekli, “Şunu şöyle yap, bunu böyle yap” diyorlar. Böyle olunca ben de projeleri arkamda bırakıyorum. Böyle biriyim. Yine de bu proje için heyecanlıyım çünkü daha önce duyulmamış bazı şarkılarımı barındırıyor. 

Mesela küresel müzikle ilgili bir kitap yayımlamıştım. Kitaba eşlikçi bir CD de hazırlamıştım. Ama kitapları okuyan kişiler genellikle şarkıları dinlemiyor. Kitap iyi sattıysa da müzik ayrı bir konu. 

Uzun zaman önce PlayStation için müzik bestelemiştim. Bunu yapmak için en baştan tek bir şart koymuştum: ancak Debbie Harry’ye vokal yaptırmayı başarabilirlerse yapacaktım. Onlar da Debbie Harry’yi gerçekten ayarladılar. Yani bir PlayStation oyununa bir beste yaptım. Debbie Harry de sözlerini yazdı ve şarkıyı söyledi. Ama mesela bunu çok fazla insan dinlemedi. Çılgınca, öyle değil mi?

Endüstri standartları gereği, oyun müziklerinin hakları hep oyun şirketlerinde kalıyor. Bu da garip bir şey. Müzik bir anlamda ikincil durumda. Amacın müzik yapmak değil de oyuna yardım etmek gibi. Debbie bunu anlamıştı. Muhtemelen söz yazmak ve bir şarkı kaydetmek için iyi bir meblağ aldı. 

Onunla 1988’de tanışmıştım. Jamaika ve New York arası seyahatimde bütün master bant kayıtlarımı kaybetmiştim. Çok zor zamanlardı. Gramercy Park Hotel’deyken Debbie ve Chris (Stein) ellerinde kıyafetleriyle dolu plastik çöp torbalarıyla odamın kapsını çalmıştı. Tam bir New York stili ve bir süperstarla tanışmak için harika bir an! Fotoğrafçı Bob Gruen onlara yaşadığım bu problemden bahsetmiş. Onlar da benimle ilgilenmeye gelmiş.

Kayıtların kaybolma hikâyesini de paylaşayım… Uçağımızın Miami’den kalktıktan kısa bir süre sonra Bermuda Üçgeni’ne acil iniş yapması gerekti. Bir sızıntı olduğu anonsu yapıldı. Sanıyorum ki bu esnada uçağı hafifletmek için bagajların bir kısmını attılar ve bu bagajların arasında benim tüm master bant kayıtlarım da vardı. Beyaz balinalar gördüğümü hatırlıyorum. Bermuda Üçgeni’ndeyiz, köpek balıkları, uzaylılar… Her şey olabilir. Ben zaten uçakta vasiyetimi yazmaya başladım, Toshiba EMI’ya, “Lütfen bu kayıt rulolarını bulun ve miksleyin” diye seslendim. Biz kurtulduk ama kayıtlar kayboldu. Normalde yapacağım bir şey değil. Normalde kayıtları da yanımda uçağa alırım. İlk gut atağımı o gün yaşamıştım. Muhtemelen çok hızlı yemek yediğim için ürik asit seviyesi fırladı. Belki de biri bana büyü yaptı diye düşündüm. İyi ödeme yapmadığım bir müzisyen olup olmadığını hatırlamaya çalıştım. 

Sanki çocuğumu savaşa yollamışım ve o geri dönememiş gibi bir acıyla hatırlıyorum.

MAKOTO KUBOTA’nın Tokyo’da huzur bulduğu bir yer

Jozaiji zen tapınağı ya da evimdeki stüdyom.


MAKOTO KUBOTA’ya göre turistlerin TOKYO’da genellikle görme fırsatı bulmadığı ama görmeleri gereken bir yer 

Setagaya tren hattı boyunca uzanan mahalleler çok güzel. Size bambaşka bir Tokyo deneyimi sunabilir.


MAKOTO KUBOTA’nın TOKYO’daki favori gece yeme mekânı 

Yaşadığım mahalle Setagaya’daki Kong Tong favori restoranım. 


MAKOTO KUBOTA’nın TOKYO’ya dair değiştirmek isteyeceği bir şey

Tren ve otobüslerin 24 saat işler hâle gelmesini isterdim.