“Tıpkı nefes alır gibi”: PHEW ve yıllara yayılan sesleri profile

“Tıpkı nefes alır gibi”: PHEW ve yıllara yayılan sesleri

1970’ler sonunun post-punk atmosferinde grubu Aunt Sally ile yola koyulan Phew, o gün bugündür eşi benzeri olmayan, avangart bir ses yolculuğu inşa ediyor. Analog ekipmanlarıyla tutkulu bir aşk yaşarken, vokalini de başlı başına bir enstrümana dönüştürüyor. Müziği sanki bir ses heykeltıraşı gibi işliyor ve kendini ifade etme biçimlerini çeşitlendirmede sınır tanımıyor. Yüzeyden derinliklere inerek, salt hisler evreninde keşif yapmayı çok iyi biliyor.


Ne dinlesek?

2010’lardaki solo Phew üretimleri iyi bir başlangıç olabilir: Elektronik damarı kabarık A New World ve cover koleksiyonu Five Finger Discount şiddetle tavsiye. Sadece vokaliyle yarattığı devrim niteliğindeki Voice Hardcore albümüne de mutlaka kulak vermeli.

Bu arada yıllara yayılan Phew hikâyesinin şekil değiştirerek ilerlemesinde, işbirlikçi müzikal dostlarıyla yarattığı kimyanın da yeri büyük. Bu yüzden yaptığı ortak çalışmalarının izini süren bir rota da kafa açıcı bir deneyim olacaktır.


“Kayıt yapmak düz bir zaman akışı içinde ilerlemek gibiyken, sahnede çalmak ses titreşimlerinin yarattığı dalgaları seyretmeye benziyor.”

Yabancı (çoğunlukla İngilizce) müzik dinleyerek büyümek ve bu müziklerden etkilenmek, bir müzisyen ve şarkıcı olarak seni nasıl şekillendirdi?

Çocukken kısa dalga radyolara hayrandım. Uzak ve bilinmeyen ülkelerin müzikleri beni büyülüyordu. Bu deneyimin sayesinde şarkı sözlerini yalnızca birer iletişim aracı olarak değil, bizzat birer ses olarak algılamaya başladım. Müzikal kariyerime vokalist olarak başladım ama en başından beri vokali diğer enstrümanlarla eşit seviyede gördüm. Bu bakış açısı da müzikal üretimimi derinden etkiledi.

Evet, sesin ve enstrümanlar müziğin içinde eşit birer unsur olarak bütünleşerek bizi karşılıyor. Şarkı yazarken vokale ve enstrümanlara yaklaşımında (oluyorsa) ne gibi farklar oluyor?

Vokal ve enstrümanlar arasında bir ayrım yapmıyorum. Ama genellikle önce ritmi kaydediyorum. Vokali sonrasında ekliyorum. Ama bunu sadece daha pratik olduğu için yapıyorum.

Sex Pistols’ı Londra’da canlı izlemenin yanısıra, kendi grubunu (Aunt Sally) kurmak için aynı dönem seni motive eden başka konserler, performanslar oldu mu?

Aslında 1977’de Sex Pistols’ı Londra’da “canlı izleme” fırsatım olmadı. Daha doğrusu, 1976 yılının sonlarında Japon televizyonunda yayınlanan canlı Sex Pistols klibini izleyip şoka girmem üzerine Londra’ya gitmeye karar verdim. Ama beni kendi grubumu kurmaya yönelten şey tek bir grup ya da konser değil; 1975-1977 yılları arasında New York ve Londra’da kendini gösteren punk hareketinin bütünü oldu.

Şarkı sözü yazarken kullandığın farklı yöntemler var mı? Hangi dilde yazacağına nasıl karar veriyorsun?

Netleştirdiğim bir temayla değil, aklıma düşen tek bir kelimeyle şarkı sözü yazmaya başlarım. Tabii ki eğer sipariş üzerine yazıyorsam bu her zaman mümkün olmuyor. Şarkı sözlerinin anlamına çok fazla odaklanmak istemediğimde, ana dilim dışında bir dilde, örneğin İngilizce söylemeyi tercih ediyorum. 2010 tarihli Five Finger Discount albümümde “Love Me Tender”ı coverladım. Ama bu parçanın orijinali Japonca olsaydı muhtemelen söyleyemezdim.

Stüdyo kaydı esnasında şarkı söylemekle sahnede canlı performans sergilemek sana ne açılardan farklı hissettiriyor?

Bir benzetme yapacak olursam, kayıt yapmak düz bir zaman akışı içinde ilerlemek gibiyken, sahnede çalmak ses titreşimlerinin yarattığı dalgaları seyretmeye benziyor. Ayrıca, sahnedeki performans seyircinin tepkilerinden de etkileniyor. Kayıt ve canlı performans tamamen bambaşka deneyimler. Ama ikisinden de oldukça keyif alıyorum.

Müzik yaparken, müziği bir ifade alanı olarak kullanırken içsel sürecin nasıl işliyor?

Bir Zen paradoksu gibi duyulabilir ama içimi tamamen boşaltıyor ve sesin tıpkı nefes alır gibi doğal bir şekilde akmasına izin veriyorum.

İstediğin sound’u bilmek ve ona ulaşmak konusunda kendini bir mükemmeliyetçi olarak tanımlar mısın?

Eskiden öyleydim. Ses dokularına tam anlamıyla kafayı takmıştım. Sadece mikrofonlara değil; kablolara, güç kaynaklarına bile büyük özen gösteriyordum. Ama artık böyle yapmıyorum. Çünkü artık öyle bir devirde yaşadığımızı düşünmüyorum.


“Analog synthesizer’larda voltaj dalgalanmaları sesi değiştirdiği için tekrar üretilebilirlik zordur. Voltaj dengesiz olduğunda, ses de onunla birlikte dalgalanır. Analog ekipmanlar cazibelerini bu öngörülemezliğe de borçlu.”


Müzikte kontrol edemediğin şeylerle nasıl başa çıkıyorsun? Yaratım sürecinde bilinçli olarak “kontrolü kaybetmeyi” planladığın olur mu? Yoksa hep tam kontrolün peşinde misindir?

Kontrol edilemeyen unsurlar ve beklenmedik olaylar bana ilham verir. Kontrolü bilinçli olarak kaybetmeyi planlamak çok zor ve zaman alıcı olduğundan bunu hiç yapmadım. Her şeyi tamamen kontrol altında tutarak çalmak da bana göre sıkıcı. Bu nedenle sahnedeyken daima setimde beklenmedik şeylere yer bırakırım.

Analog synthesizerlar da bu anlık, beklenmedik şeylere ve öngörülemezliğe katkı sağlıyor mu?

Analog synthesizerlarda voltaj değişimleri sesi etkilediği için tekrar edilebilirlik zordur. Voltaj dengesiz olduğunda, ses de onunla birlikte dalgalanır. Analog ekipmanlar cazibelerini bu öngörülemezliğe de borçlu. Bazen aleti açtığında bambaşka bir ses duyarsın ve bu yepyeni fikirlerin doğmasına yol açar.

Bir canlı performansın seni en çok tatmin eden ânı nedir?

İster büyük ister küçük bir mekânda çalayım, performans esnasında tamamen ekipmanlarımla meşgul olduğum için seyirciye bakacak vakit bulamıyorum. Ama performans sonunda başımı eğerek selam verdiğimde, salondaki atmosferin konserin öncesine göre değiştiğini hissedebiliyorum. İşte o an beni gerçekten mutlu ediyor.

Canlı performans videolarına bakınca sanki müzik ve bedenler bütünleşiyor; enstrümanlar neredeyse bedenin birer uzantısı hâline geliyor. [Her ne kadar performans esnasında onlara doğrudan bakamasan da] “Beden olarak seyirci” sana neler hissettiriyor?

Performans sırasında seyircilere doğrudan bakamasam da sıkılıp sıkılmadıklarını, gergin mi yoksa ilgili mi olduklarını hissedebiliyorum. Onlardan doğrudan etkilenmediğimi düşünsem bile, performansın kaydını sonradan dinlediğimde bazen onların tepkilerinin bilinçdışı olarak performansımı şekillendirdiğini fark ediyorum. Canlı performansların heyecanı da benim için tam olarak burada yatıyor.

Başkalarıyla birlikte müzik yapmak senin için neden çekici?

Ortaya çıkabilecek beklenmedik sonuçlar yüzünden.

Yıllar içinde müzikal yaklaşımında ya da perspektifinde değişen şeyler oldu mu?

Pandemi öncesinde stüdyoda kayıt yapmayı sahnede çalmaya tercih ederdim. Ama özgürlüğün kısıtlandığı öyle bir dönemi yaşadıktan sonra insanların bir araya gelip etkileşim kurabildiği alanların önemini fark ettim. Şimdi pandemiden öncekine kıyasla çok daha sık sahneye çıkıyorum.

Danielle de Picciotto ile bir albüm kaydettiğinizi duydum! Şu anda devam eden başka projeler ve yayınlar var mı?

Kısa süre önce Glasgow’daki bir FM radyosunun talebi üzerine uzun bir parça yaptım. Nisan ayında yayımlandı ve Radio Phrenia’da dinlenebilir. Ayrıca I.P.Y. isimli bir grupla bir albüm üzerinde çalışıyorum. Aralarında BOREDOMS grubundan tanıdığınız Yoshimi ve DNA’den tanıdığınız Ikue Mori’nin de yer aldığı bir triolar. Aynı zamanda bir solo albüm de kaydediyorum.

PHEW’a göre TOKYO’ya özgü bir koku

Restoranların havalandırmalarından yayılan ramen suyu kokusu benim için Tokyo demek. Bu koku illa ki Tokyo’ya özgü ya da sembolik bir koku değil ama büyüdüğüm Osaka ve Kobe’ye kıyasla Tokyo’da anormal derecede fazla ramen dükkânı var.


TEENAGE KICKS: PHEW’un JAPONYA’dan erken dönem ilham kaynakları

Sanatçılar: Aiko Miyawaki, Toko Shinoda
Yönetmenler: Kenji Mizoguchi, Mikio Naruse
Yazar: Yasunari Kawabata
Mangaka: Kazuo Umezu
Müzisyenler: Toshiro Mayuzumi, Takehisa Kosugi.

Sayabileceğim daha pek çok isim var, bunlar sadece birkaçı.